Yerimiz de dar, yenimiz de dar – ne var?

(Bu yazı Varlık dergisinin Kasım 2016 sayısında, Süreyyya Evren’in editörlüğünü yaptığı “Olağanüstü Karşısında Otosansür” dosyası içinde, Evren’in ve Mehmet Said Aydın’ın yazılarıyla birlikte yayımlandı. Burada da dursun, birileri daha okusun diye bloga da koyuyorum.)

Çuvalı yere bıraktı. Eni bir, boyu bir metrelik çatal ayak tezgâhını açtı. Meşinin üstüne, Büyük Yeni Han’da odacılık yapan asker arkadaşının yanına akşamları bırakıp sabahları aldığı sermayesini dizmeye başladı. Çuvalın içinden önce külotlar çıktı, sonra sutyenler – klasikler ile yeni moda plastik balinalı Amerikan mallarını ayrı ayrı dizdi– sol tarafa da üst üste birkaç korseyle gecelik koydu. Çuvalı katladı, yorulduğunda oturduğu alçak kürsünün altındaki tellere tutturup sıkıştırdı.

Bu kadar. Bütün hazırlığı buydu. Bundan sonrası akşama kadar beklemek, ortalık biraz kalabalıklaşınca müşteri çekmek için bağırmak, çok üşürse Çakmakçılar Han’daki çaycıdan ıhlamur söylemek ve Kadıköy’den bir tanıdık karşısına çıkmasın diye inanmadığı Tanrı’ya dua etmekten ibaretti.

Zaven Biberyan’ın, “Hanımefendilere iç çamaşırı! Külot! Sutyen! Hanımefendilere…” diye bağırışını, herhalde en çok, köprünün altında çok sular geçtikten sonra, Züğürt Ağa’nın sadece hoparlör mikrofonunun duyduğu o mahcup sesiyle İstanbul sokaklarında “Domates! Domates” diye tura çıkmasına benzetebiliriz. “Domates! Domates” “Hanımefendilere iç çamaşırı! Külot!” “Domates…’’

Aynı Zaven Biberyan, birkaç yıl sonra, bugün artık Ermenice yazılmış en başarılı romanlardan biri olarak kabul edilen Mırçünneru Verçaluysı’nı (Karıncaların Günbatımı [Türkçe basımı, Babam Aşkale’ye Gitmedi adıyla]) yazacak, ardında bıraktığı eserlerin ve yaratıcılığının edebiyat eleştirmenleri tarafından takdir görüp tartışılmaya başlanması için ise 2000’li yılların gelmesi gerekecekti.

besibiryerde

Zaven Biberyan, Yaşar Kemal, Mehmet Uzun, Zabel Yesayan, Ruhi Su

Aralık 1946’da, Örfi İdare Kumandanlığı, İstanbul’da yayımlanan Ses, Gün, Yığın, Dost gibi Türkçe gazeteler ve faal tüm sendikalarla birlikte, Biberyan’ın bir grup arkadaşıyla birlikte daha on üç ay önce çıkarmaya başladığı Ermenice Nor Or (Yeni Gün) gazetesini de kapattı. Nor Or’un yönetici, yazar ve çizerlerinden, her biri Türkiye sol hareketiyle ve o dönemde bu hareketin yegâne temsilcisi sayılabilecek yer altındaki TKP ile ilişki içindeki, Avedis Aliksanyan, Aram Pehlivanyan, Zaven Biberyan, Vartan İhmalyan, Jak İhmalyan, Barkev Şamikyan ve Hayk Açıkgöz tutuklanıp hapse atıldılar. Oysa daha dün, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin hemen akabinde çok partili sisteme geçilmiş, sendika ve derneklerin kurulmasına, muhalif yayınlara izin verilmişti. Tek parti cenderesinden sonra gelen bu göreli özgürlük ortamı sadece siyaseti değil kültürel yaşamı da hareketlendirmiş, mesela, Cumhuriyet döneminde ilk kez, Ermenice tiyatro temsillerine izin çıkmış, yeni derneklerin kurulmasına izin verilmişti.

Bu bahar havası uzun süreli olmadı. Türkiye’nin önde gelen aydınları ve bu meyanda Nor Or çevresinde toplanan, 1920’lerden sonra Türkiyeli Ermeni kimlikleriyle ilk kez ses çıkarmaya çalışan Biberyan ve dostları hapse düştü. Aralarından bazıları, daha birkaç yıl önce gayrimüslimlere yönelik Varlık Vergisi ve Yirmi Sınıf Nafıa Askerliği gibi ırkçı uygulamalar tarafından da ezilmişti. Daha tam anlamıyla kendilerine gelemeden, Ermenilerden gasp edilmiş bir mülk olan ve o dönemde Milli Emniyet’in ‘Siyasi Şube’si tarafından kullanılan Sirkeci’deki Sanasaryan Binası’nın tabutluklarında işkence gördüler. Sol literatürde daha çok ‘Sansaryan’ adıyla bilinen Sanasaryan binası, o dönemde ve sonrasında, aralarında Vedat Türkali, Ece Ayhan, Aziz Nesin, Attila İlhan, Mihri Belli, Ahmed Arif, İlhan Selçuk ve Ruhi Su’nun da bulunduğu pek çok ismin hapsedilip işkenceden geçirildiği yer olacaktı.

Hapse girmiş veya takibata uğramış Ermeniler olarak artık Türkiye’de yaşama olanakları büsbütün kısıtlanan Aram Pehlivanyan, İhmalyan Kardeşler, Keğam Sevan, Sarkis Keçyan Zanku, Avedis Aliksanyan, Yetvart Ağamyan, Haçik Amiryan yurt dışına, Halep’e, Beyrut’a, Paris’e, Moskova’ya, Erivan’a göçmek zorunda kaldılar. Bir daha hiçbiri geri dönemedi. Tıpkı dostları Nazım Hikmet gibi, İstanbul’a hasret gittiler bu diyardan.

Zaven Biberyan da aynı dönemde yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Beyrut’ta Ermenice Zartonk (Uyanış) gazetesi için çalıştı. Ancak 1953’te, ortalık biraz durulunca dönecekti Türkiye’ye. 6-7 Eylül 1955 pogromu ise hemen sökün edecek, ortalığın ‘o kadar da’ durulmadığını gösterecekti. 27 Mayıs darbesinden sonra yeniden zor günler başladı. Siyasi kimliği nedeniyle Marmara ve Jamanak (Vakit) gibi Ermenice gazetelerde de iş bulamaz hale geldi. İşte Mahmutpaşa’da kadın iç çamaşırı satmaya o günlerde başladı. Geçinebilmek, ailesini geçindirebilmek için başka çaresi yoktu.

Zaven Biberyan, birkaç cümleyle özetlemeye çalıştığım bu türlü zorluklara rağmen ne edebiyatla ne siyasetle bağını kopardı. Biraz nefeslenir gibi olduğunda, yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi saflarında yer aldı. 1963 milletvekili seçimlerinde partisi tarafından aday gösterildi ama kazanamadı. 1965 yerel seçimlerinde İstanbul Belediye Meclisi’ne üye seçildi. Memlekette siyasi alan genişlemiş, söz söylemek olanakları artmıştı. Paralel olarak onun üretkenliği de arttı, yazarlığının yanına Fransızcadan yaptığı çevirileri de ekledi. Ancak bu defa da 12 Mart Muhtırası geldi. O da, iç çamaşırcılığına değil ama oyuncak ticaretine soyundu ve kendi elleriyle yaptığı oyuncakları satarak hayatta kalmaya, yine ailesini geçindirmeye çalıştı.

Bütün bu süre boyunca Ermenice öyküler, romanlar yazdı. Öykü derlemesi Dzovı (Deniz), romanları Angudi Siraharner (Serseri Âşıklar), Lıgırdadzı (Sürtük [Türkçesi sağlığında, Yalnızlar adıyla yayımlandı]), Mrçünneru Verçaluysı (Karıncaların Günbatımı) yayımlandı. Gorki’den, Jack London’dan, Upton Sinclair’den çeviriler yaptı, Aram Andonyan’ın 1100 sayfalık Balkan Savaşı kitabını kısaltarak çevirdi.

*

Bu yazı salt Zaven Biberyan’ın yaşamöyküsünü anlatmak için yazılmadı. Biberyan, bu ülkede düşüncelerinden dolayı, yurdunu daha yaşanılır, daha adil bir yer haline getirmek için çabalayan pek çok aydının maruz kaldığı baskılara uğradı, pek çokları gibi hapisler, sürgünler, yokluklar, yoksunluklar gördü. Buna rağmen pes etmedi; inandı, hayal kırıklığına uğradı, zaman zaman bıktı, bezdi ama her şeye rağmen, yapıp ettikleriyle bu topraklarda bir iz bıraktı, ölümünden sonra da bir yerlerde yankılanacak bir sese, söze sahip oldu. Üstelik bunu, nesildaşı Türk aydınlarından farklı olarak alnında kocaman bir “Ermeni” damgası taşıyarak, muhalifliğinin yanı sıra bu damganın da vebalini ödeyerek, fazlasıyla ödeyerek yaşadı.

Bugünden, OHAL koşulları altında hapishaneye dönüşmüş 2016 Türkiyesi’nin penceresinden, hali pür melalimizin içinden baktığımda, Zaven Biberyan’ın, işkenceyi ve hapsi, sürgünü ve bin bir zorluğu, arasının hiç de iyi olmadığı İsa’nın Golgotha tepesine sırtında haçıyla çıkışına benzer bir şekilde Mahmutpaşa yokuşunu tırmanışını, bunların hepsini yaşadıktan sonra, 1960’larda TİP saflarında siyaset yapacak gücü bulabilmesinde billurlaşan direncinin ve bu direncin motoru olan yurtseverliğinin söylediği ne çok şey var. Memleketinde sadece 100 bin insanın birinin anladığı dilde, ana yurdundan kökü kazınmış Ermeniceyle her biri başyapıt niteliğinde eserler ürettiği ve bunlardan kimsenin haberi olmadığı halde üretmeye devam etmek, üstelik kendi yazdığı eserleri okuyamayan insanların kültür dünyasını genişletebilmek için çeviri yapmak, bunları yaparken siyasetten, memleket ahvaline dair söz söyleme hakkı ve çabasından da vazgeçmemek, zor zamanlarda neler yapabileceğimiz, neler yapmamız gerektiği hakkında bir misal olarak aklımızın bir yerlerine kazınabilir, kazınmalı, öyle değil mi?

Belki de şuradan başlamak, önce şunu kabul etmek gerekiyor: Bizim memlekette “Olağan hal” hiçbir zaman olmadı. Ama az ama çok, sözün alanı her zaman dardı. Dil olarak Türkçenin, din olarak Sünni İslam’ın, etnik olarak Türk’ün, siyasi olarak milliyetçiliğin, sağın ve liberalizmin hâkimiyeti, farklı dilden, farklı dinden, farklı etnik kökenden, farklı görüşten olanlar için sadece sözü değil, hayatı dar etti her zaman. Bugünün olağanüstüsü, bu ülkede aykırı ve çatlak sesler için daima olağandı. Kürtlere sorun, Ermenilere sorun, sosyalistlere sorun… Onlara suskunluk şiddet tehdidiyle dayatıldı, suskunluğa razı olmayanlar ise türlü şekillerde ezildi. Ülkenin en iyi yazarları, en iyi sinemacıları, en iyi gazetecileri, en iyi hatipleri cezaevi gördü. Kültürler, diller, duruşlar, fikirler silindi, itibarsızlaştırıldı, düşman ilan edildi. Üstelik bütün bunlar çoğu zaman bugünkü gibi Olağanüstü Hal’de değil, Olağan Hal’de yapıldı. O Olağan Hal’in adı Türkiye’ydi. Buna rağmen Yaşar Kemal Yaşar Kemal, Sevgi Soysal Sevgi Soysal olabildi. O sıkışmışlığın içinden Oğuz Atay gibi, Adalet Ağaoğlu gibi büyük yazarlar çıkabildi. Bu cendere evlatlarını sınırlarının dışına attı: Kürtçenin en büyük yazarlarından Mehmet Uzun ancak sürgünde, havası havamıza, suyu suyumuza benzemeyen İsveç’te sesini ve dilini bulabildi; Nazım Hikmet belki de en güzel Türkçe şiirleri Boğaz’a nazır masasında rakı eşliğinde değil, Moskova ayazında votkayla ısınmaya çalışarak yazdı.

Britanyalı psikanalist ve yazar Adam Philips, Freud’un yaşamöyküsünü anlattığı kitabında, “Modern insanlar kendi tarihlerinin mağduru oldukları kadar mimarlarıdır da” diyor. Kendi tarihimizi yazıyoruz, yazarken de seçiyor ve eliyoruz, çünkü hayata devam edebilmek için gerçekleri dayanılır kılmamız gerekiyor. Mağduru olduğumuz tarihimizi salt bir mağduriyet tarihi olarak inşa etmemek ise her zaman elimizde. Çünkü tarihimiz aynı zamanda ve her zaman bir direnişler tarihi ve bizler o tarihin mimarlarıyız.

Yetişkin ömrüm boyunca Türkiye’nin demokratikleşme mücadelesini nihayetinde iyiye ve doğruya ulaşacak bir serüven olarak gördükten sonra, bugün, özellikle son beş yılda yaşadıklarımızdan sonra, aynı tarihi, nereye varacağı belli olmayan bir dalgalanmalar, bir gelgitler tarihi olarak görmeye fazlasıyla meyilliyim artık. Hoyrat ama güçlü bir devlet geleneği, değişen zamanlara uyum sağlamayı öyle veya böyle başarıp, içindeki şiddeti yeni kuşaklara aktarabiliyor. TC’nin özü galiba bu. Tanzimat ve modernleşme, içinden kanlı katliamların faili Abdülhamit’i çıkardı; aynı Abdülhamit, iktidarı merkezileştiren ve devletin bekasını, en azından Müslüman ahalinin birliğini, yani ittihadını temin eden bir figür olmayı bildi. Abdülhamit’in içinden onun karşıtı olan İttihatçılar, onların içinden Kemalizm, Kemalizm’in içinden Demokrat Parti, onun içinden Turgut Özal ANAP’ı, Demirel-Çiller DYP’si, bir yanıyla Erbakan’ın Milli Görüş’ü çıktı. Bu Türk tipi matruşkanın gelip vardığı yer, içinde hepsinden bir şeyler barındıran Tayyip Erdoğan AKP’si oldu. Onun “Yeni Türkiye” diye kafamıza vura vura ulaştığı liman ise yine 1990’ları andıran bir iç savaş ortamı, yine 1930’ları, 1940’ları aratmayan bir otoriterlik, yine yerlilik ve millilik, yine Milli Şef, Reis, Başkomutan oldu.

Bu karanlık tablo karşısında belki çoğumuz, biz değilsek mutlaka en yakınımızdan birileri ümidi kesti. Birileri mutlaka yurtdışına göçmeyi planlıyor. Pek çoğumuz bu ülkede nasıl çocuk büyütülür sorusuna yanıt vermekte zorlanıyor. Çünkü korkuyoruz, çünkü tek bir söz, yazı, bazen tek bir cümlelik bir tweet, bazen şans eseri bir yerde bulunmak, hapis, ceza, hatta ölüm anlamına gelebilir. Çünkü çok sayıda gazeteci ve yazarın, Aslı Erdoğanların, Necmiye Alpayların neden cezaevinde olduğunun mantıklı hiçbir açıklaması yok. Onların yerine siz, ben, bir başkası da olabilirdi ama kör bir öç duygusu onları seçti, yarın kimi seçeceğini ise bilmiyoruz. Böyle bir ortamda umutsuz olmaktan, korkmaktan, sinizme, atalete, pasifliğe, ricata, dekadansa, kaçışlara sığınmaktan daha doğal, daha insani ne olabilir?

Ne idüğü belirsiz bir umudun kuyruğuna takılmayı vaz etmeyeceğim. Aksine, manzara-ı umumiye kesif bir şekilde umutsuz göründüğü için, uygarlığımızın bütün tarihi boyunca yapabildiğimiz en iyi şeyi, umutsuz da, dermansız da olsak yaşamaya, hayatta kalmaya çalışmayı ve fırsatını buldukça da taş üstüne taş, söz üstüne söz koymayı akıldan çıkarmamayı önereceğim. Çünkü içimizde, derinlerde bir yerde gizli vahşi doğamız yaşamak, hayata tutunmak istiyor daima. Sırf bu yüzden, bu zor zamanlarda da, deniz kıyısında yosunun taşa tutunduğu gibi tutunmalıyız hayata. Belki sesimiz az çıkacak –çünkü korkuyoruz– belki tamamen susmamız gereken günler gelecek –çünkü riskler çok ve kötülüğün sınırı yok– ancak bazen tek bir söz, bazen tek bir hareket, bazen tek bir jest değiştirebilir tarihin akışını. Bildiğimiz işleri yapmaya devam etmeliyiz, okumalı, yazmalı, konuşmalı, hayatımızı sürdürmeliyiz. Direnmek için bulabildiğimiz tırnak kadar fırsatı değerlendirmeliyiz. Bağırma imkânı varsa bağırmalı, duvara yazı yazma imkânı varsa yazmalıyız. Cezaevindekilerle dayanışmalı, onların davalarını sağır kulaklara bağırmalıyız. İçerideki cezaevindeysek orada, dışarıdaki cezaevindeysek burada bulmalıyız direnmenin yolunu. Çünkü bazen sadece bir şeylerin farkında olmak ve ona göre davranmak, sadece “olmak” da bir direniştir ve yarınların ne getireceğini hiçbir zaman bilemeyiz. İçeride de, dışarıda da, sürgünde de olsak…

Nazım Hikmet ömrünün 13 yılını cezaevinde, 13 yılını ise sürgünde geçirdi, Zabel Yesayan 1915’te Bulgar bir hemşire kılığında kaçarak ölümden kurtulabildi, Vedat Türkali işkence gördü, Ahmet Kaya sürgünde öldü. Nelson Mandela’yı, Primo Levi’yi, Aung Sang Suun Kyi’yi hatırlayın. Onlara zulümler gördüler, pek çoğu öldüler, ancak bizimle ve yarınlarla konuşmaya devam ediyorlar. Onlara zulmedenlerin adları unutuldu, hatırlanıyorsa da hayırla yad edilmiyorlar ve edilmeyecekler, ancak mağdurların adları da, fikirleri de yaşıyor. Bugün bir üniversite öğrencisi Zabel Yesayan’ın Yıkıntılar Arasında’sını okuyor, bir işçi dudaklarında Ahmet Kaya şarkısıyla uyanıyor, bir yeniyetme arkadaşını etkilemek için Tahir ile Zühre’yi ezberliyor.

Artık klişeleşmiş olması, malum Gramsci alıntısını geçersiz hale getirmiyor, “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği.” Yenilgi yenilgi büyüyen zaferler muktedirlerin olamaz, çünkü yenilmeyi biz biliriz. Yenilgi zamanlarında direnmeyi de, başımızı kaldırma iradesini göstermeyi de biz biliriz. Yeri gelince iç çamaşırı, yeri gelince oyuncak satmayı, yeri gelince çeviri yapmayı veya egemenin suratına inandığımız ilkeleri haykırabilmeyi biz biliriz. Örgütlü olmayı becerebiliyorsak örgütlerimizle, yoksa bir başımıza, iki başımıza, en yakınlarımızdan başlayarak.

Yerimiz de, yenimiz de dar, ama ne var! Yaratıcılığın ışığı en çok karanlıklarda parıldar.

Ateşyan’ın Erdoğan’a biat mekubu

Bu yazı, Agos’un 17 Haziran 2016 tarihli 1048. sayısında, Başepiskopos Aram Ateşyan’ın, Alman Parlamentosu’nun aldığı Ermeni Soykırımı kararından sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği mektuba yönelik diğer tepkilerle birlikte yayımlandı.

atesyan erdogan

Almanya Parlamentosu’nun kararı, Osmanlı Devleti’nin müttefiki olmuş bir ülkenin bu büyük suça katılımını kabul ve itiraf etmesi dolayısıyla Soykırım’la ilgili bugüne kadar yurtdışında alınmış olan kararların en anlamlısı ve yapıcısıydı. Sırf bu gerçek bile Başepiskopos Ateşyan’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben kaleme aldığı metnin sefaletini açık ediyor. Hiç kimse Patrikhane’den ve temsilcilerinden 1915’le ilgili ileri bir pozisyon, çarpışmacı bir dil beklemiyor. Nitekim önceki dönemlerde patriklerin kah anlamlı sessizliklerle, kah diplomatik ince dil oyunlarıyla benzer baskı süreçlerini nasıl idare ettiği iyi biliniyor. Bu derece teslimiyetçi, kraldan çok kralcı, tarihsel gerçeklere ve hafızaya bu derece saygısız bir tutum ise Ermeni Kilisesi adına bir utanç kaynağı ve her yönüyle mahkûm edilmesi gerekiyor.

Peki neden? Neden böyle bir metin çıktı? Bunun herhalde Ateşyan’la ilgili kişisel ve hepimizle (Türkiye Ermenileriyle) ilgili toplumsal nedenleri var.

Kişisel olarak bu metin, Ateşyan’ın Erdoğan’a biatının mektubu. Almanya’nın kararı, bulunduğu makamı vekaleten, halkının onayı olmadan işgal eden bu ruhaniye, devletin en tepesine, tek adamına, “Bakın, ben size tabiyim, sizin sadık hizmetkârınızım!” demek için mükemmel bir fırsat gibi görünmüş olmalı. Alacağı aferinle o makamı iyice garanti ederek, hesap vermeden, iktidarını sürdürmek amacı güdüyor Ateşyan. Çünkü Patrik Mesrob’un hastalığından bu yana, önce danışman heyetini, ardından maliye komisyonunu, daha sonra emlak komisyonunu ve daha bilumum mekanizmayı devre dışı bırakarak, halkından kimseye sormadan bir vakıf kurup kimi mülkleri bu vakıf adına kaydettirerek inşa etmiş olduğu ve yaldızı biraz kazınırsa altından hemen birtakım mali suçların çıkacağı bir yapı oluşturarak bir iktidar alanı yaratan Ateşyan’ın, bu çarkın aynen dönmesi için devletinin sürekli onayına ihtiyacı var. Ve bu onayı alabilmesi için ödemesi gereken bedel, en başta, halkının adalet talebi karşısında Türk devletinin işine yarayacak sesleri çıkarmasından geçiyor. Yani karşılıklı bir alışveriş söz konusu. Devlet Ateşyan’ın Patrikhane’deki iktidarını daim kılarken, karşılığında da Ermeni meselesinde yalanlar üzerine kurulu tezlerini bizzat Ermeni Kilisesi’nin yüksek unvanlı bir ruhanisi ağzından onaylatmış oluyor. Mide bulandırıcı bir işbirliği.

Toplumsal olarak, önce Kilise’nin kendisinden başlarsak, Türkiye Ermeni Patrikliği’nin ve ona bağlı dini yapıların ne kadar yozlaşmış ve içi boşalmış olduğunu görüyoruz bu mektupla bir kez daha. Ateşyan elbette ki bir sonuç, ancak 2000 yıl öncesine uzanan bir kilisede ve onun 550 yıldan fazla tarihi olan Patriklik makamında böyle bir din adamının en tepeye varabilmesi, vardıktan sonraki icraatından dolayı herhangi bir şekilde sorgulanmaması ve dahası, Patrikhane içinden herhangi bir muhalif sesin duyulmaması, kilisenin artık sadece bina olarak ayakta olduğunu, ancak o binayı ayakta tutacak ilkelerin yerinde yeller estiğini söylüyor. Bu hale düşmüş bir yapının, kendisinden daha güçlü olan başka bir yapı (devlet) tarafından çeşitli çıkar alışverişleri karşılığında rehin alınması ise asla sürpriz değil.

Agos, bundan yedi yıl kadar önce, Başepiskopos Ateşyan’ın, gasp edilmiş mülkü için hakkını arayan bir Ermeni vatandaştan maddi komisyon talep ettiğini belgeleriyle ortaya koyan bir haber yapmıştı. O zaman, yer yerinden oynayacak, Ateşyan Kilise tarafından cezalandırılacak, belki unvanları elinden alınacak, insan içine çıkamaz hale gelecek sanmıştık. Hiçbiri olmadı, aksine kendisi gün geçtikçe güçlendi, makamına iyice yerleşti. Agos’un haberi sessizlikle karşılandı, bizlerin bir yaramazlığı olarak kaldı. Sonraki dönemde Patriğin hastalığı nedeniyle bir seçim ihtimali gündeme gelince Ermeni toplumunun bütün ileri gelenleri, dışarıdan başka adaylar gelip mevcut düzeni değiştirmesin diye Ateşyan’ın yanında saf tuttu. Sonrasında hepsi pişman olsa da, onların bu aymazca tutumu Ateşyan’ı Patrik Genel Vekili yaptı. Dolayısıyla Ermeni toplumu da gelinen noktada büyük bir vebal taşıyor ve bu hikâyede “Her halk layık olduğu şekilde yönetilir” sözünü anımsamamak imkansız.

Patrikhane realitesiyle ilgili birkaç küçük hatırlatma: 550 yıllık İstanbul Ermeni Patrikliği yıllardır vekaleten yönetiliyor, kurumun halkla iletişimi ve basınla ilişkiler el yordamıyla yürütülüyor. Müslümanlaştırılmış Ermeniler kiliselerine dönmek istediklerinde kendilerine halen çok keyfi bir şekilde davranılıyor, onlara veya öğrenmek isteyenlere Ermenice dersi verecek bir mekanizma yok. Ermeni okullarında okutulması için ortak bir din dersi kitabı halen hazırlanmadı. Ermenice bilmeyen ahalinin kilisede okunan duaları anlaması ve öğrenmesi için hiçbir çaba yok. Gençlere yönelik hiçbir kilise faaliyeti yok. Patrikhane’nin öncülük ettiği hiçbir sosyal girişim yok. Ama Kilise gelenekleri gereği evlenmeyecek bir din adamı olan, dolayıyla mala mülke, servete ihtiyacı olmayan Ateşyan’ın Bodrum’da ve İstanbul’da satın aldığı evler, görkemli dini kıyafetleri, çok şık gözlükleri, asaları, yüzükleri var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’a biat etmek için kendi halkının daha bir yıl önce aziz edilmiş kurbanlarının hatırasını pazarladığı mektubu var. (Evet, Ermeni Kilisesi 1915’te öldürülen kurbanların tamamını 2015’te aziz ilan etti. Dolayısıyla Ateşyan’ın tavrı aynı zamanda bir ‘սրբապղծութիւն’ (srpabığdzutyun, kutsalın lekelenmesl) olarak görülmeli.)

1915’te, İttihatçıların Ermeni önde gelenleri tutuklamak amacıyla hazırladığı listeler için bazı Ermeniler de çalışmış, ölüme gönderilecek milletdaşlarını ihbar etmişlerdi. Onların bugünlerdeki temsilcilerinden biri, son yıllarda siyaset sahnesinde ‘bnagalez’lik yapıyor, yükseldi, devletinin sadık Ermenisi oldu. İşte bir tanesi de kilisenin tepesinde patrikçilik oynuyor. Onlara sessiz kalmamak, maskelerini her vesileyle düşürmek gerekiyor.

Yerçanik/Bahtiyar Aram ve 101 yıllık bir tabağın hikâyesi

Geçen yıl, 24 Nisan 2015’ten birkaç gün sonra, ofiste çalışırken bir telefon geldi. Fransa’dan arayan bir Ermeni kadın, beni televizyonda 1915 üzerine konuşurken gördüğünü, program bittikten sonra internette geçmişte yazdıklarıma bakarken Yerçanik Aram’la ilgili bir yazıma rastladığını ve çok heyecanlandığını, zira kendisinin de Aram’ın ailesinden olduğunu anlattı. Bu defa heyecanlanma sırası bendeydi, çünkü hakkında yıllar önce birkaç satır karaladığım Yerçanik, yani ‘Bahtiyar’ Aram, kişiliği ve hayatıyla ilgili neredeyse hiçbir şey bilmememe rağmen, adını her andığımda duygulandığım birisiydi.

Kimdi Yerçanik Aram?

Bilmiyorduk. Gerçekten bilmiyorduk. Hakkında tek bildiğimiz, onun, Teotig’in, namı diğer Teotoros Lapçinciyan’ın 1915’te ölen Ermeni aydın ve ileri gelenlere adanmış ve 1919’de İstanbul’da basılmış ünlü Huşartzan Abril Dasnımegi [11 (24) Nisan Anı Albümü] kitabında, 80 sayı numarasıyla anılan kurban olduğuydu.

1915’ten sadece dört yıl sonra, pek çoğu dostu, tanışı olup katliama uğramış insanların yaşamöykülerini bir kitapta toplamak gibi kederli ve yaslı bir işe girişerek sonraki kuşakların 1915’te yaşananları daha iyi kavrayabilmeleri adına müthiş bir miras bırakmış olan Teotig, onunla ilgili şu birkaç cümleyi not düşmüştü kitabına:

«ԵՐՋԱՆԻԿ» ԱՐԱՄ։ Սեփականատէր Պահճէ Գափու՝ համանուն ճաշարանին որ կեդրոնավայր մը եղած էր մտաւորականներու եւ գործիչներու, այդ իսկ պատճառաւ տարագրուած, 50 տարու, գաւառացի ձեռներէց եւ զուարդ մարդ։

Yani, Türkçesiyle:

YERÇANİK ARAM: Bahçekapı’daki, aydınlar ve siyasetçiler için önemli bir buluşma mahalli olan aynı adlı lokantanın sahibiydi ve sırf bu nedenle sürgün edildi; 50 yaşında, taşralı, maharetli ve neşeli bir adamdı.

Hepsi bu. Yerçanik Aram hakkında bildiklerimiz bundan ibaretti. Ne soyadını biliyorduk, ne nereli olduğunu, ne çoluğu çocuğu olup olmadığını, ne sürgün edildikten sonra başına ne geldiğini, ne hangi koşullarda öldürüldüğünü? Hiçbir şey.

Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, sadece Yerçanik, Bahtiyar adıyla anılacak kadar mutlu ve neşeli biri olduğunu Teotig sayesinde öğrendiğimiz bu güzel adam hakkında, yıllar önce, ta 6 Kasım 2006’da, Agos’taki Hayat Olduğu Gibi köşemde yazmıştım. Paris’ten gelen telefon üzerine geri dönüp o yazıyı tekrar okudum. Yazıdan birkaç gün önce Teotig’in kitabını karıştırırken görüp çarpıldığım yukarıdaki cümleleri ‘Teotig’den Yerçanik Aram Hakkında İki Satır’ başlığıyla alıntıladıktan sonra, duygusal bir kurguyla 2006’dan 1915’e uzanıp Yerçanik Aram’la konuşmuştum Agos’un sayfalarından:

Yerçanik Aram

Bahçekapı’daki lokantan parmakla gösterilirdi. Onlarca garson masaların etrafında fırdöner, müşterilerin, yiyip içtiklerinden ve senin ev sahipliğinden memnun, masalarında ağır ağır hasbıhal ederdi. Her birini tek tek tanır, huylarını sularını, kimin hangi teline bastığında hangi notanın çalacağını ezbere bilirdin. Derdi olanın derdini alır, yüzü gülenin neşesine ortak olur, hangi işin, hangi dairede, hangi memurla halledileceğini adeta içgüdüsel bir şekilde kestirirdin. Adın boşuna Yerçanik (Bahtiyar) Aram diye çıkmamış, 40 kişinin ekmek parası kazandığı o koca lokantanın tabelasına boşuna yazılmamıştı. Akşam öğünlerinde masaların hatırı sayılır, sözü dinlenir kimselerden geçilmezdi. Moda olan Pera’ydı, Tokatlıyan’dı, Pera Palas’tı ama senin havan hiçbir devirde sönmez, güzel yemek ve tatlı tatlı içmek isteyenler, al yanaklı toparlak Yerçanik Aram’ın yerinden şaşmazdı. Hele Meşrutiyet ilan edilip Mebusan Meclisi açılınca, mebuslar, nazırlar kapından eksilmez olmuş, Meclis’in kulislerinde harlanan ateşli siyasi tartışmalar, senin beyaz örtülü masalarında, içi beyaz mai dolu kadehlerinde söner hale gelmişti. İstanbul’un bütün büyük Ermeni aşçıları gibi sen de Vanlı mıydın? Bir soyadın var mıydı? Hanımın seneler önce ölmüşken, bu kadar işin arasında iki güzel kızına o güzel terbiyeyi vermeyi nasıl becermiştin? Şu lakerdayı böyle tam kıvamında çıkarmayı sana Rum ustan Yani mi öğretmişti?

Bu sorular neden cevapsız kaldı Yerçanik Aram? O 24 Nisan gecesi, senin lokantanın gediklisi olan olmayan, siyasete az buçuk karışmış, partili diye adı çıkmış bütün Ermeniler toplanırken, senin onların arasında ne işin vardı? Hadi koluna girip seni zorla Sirkeci’deki o kara binaya götüren iki zaptiye Yerçanik Aram’ı tanımazdı, tutuklanıp sürülecekler listesine adını yazan efendiler de mi senin siyasetten anlamadığını, yemeğin tuzundan, rakının iyisinden ve müşterilerinin yüzünün gülmesinden başka tasan olmadığını bilmezdi? Duyduk ki, mebus Keğam Efendi sürgün yolunda o kadar ısrar etmiş sana geçen aydan kalan borcunu ödemek için; nuh demiş peygamber dememiş, “Isdanbol’a dönünce verirsin Keğam Efendiciğim,” diye tutturmuşsun. Sen o yolun dönüşü olmadığını bilmeyecek adam değildin Yerçanik Aram, belli ki o zindanda bile birilerini neşelendirmeye çalışmış, gene yerçanikliğini yapmışsın.

Bu kadar. İşte geçen sene bugünlerde çalan telefonun öbür ucundaki ses, ta 2006’da yazdığım bu yazıyı internetten okuduğunu, ilk defa böyle bir yazıyla karşılaştığını, kendisinin Yerçanik Aram ailesinin gelini olduğunu, Aram’ın kardeşinin torunuyla evli olduğunu ve Fransa’da yaşadıklarını söylüyordu. Türkiye’den, uğradıkları siyasi baskılar nedeniyle 1970’lerde göç eden bu asil ruhlu kadının adını, İstanbul’da yaşayan akrabalarını zor durumda bırakmamak için vermiyorum. Kendisiyle Ermeniceden Türkçeye, Türkçeden Ermeniceye atlayarak yaptığımız sohbette, eğer Yerçanik Aram’la ilgili bildikleri varsa anlatmasını rica ettim. Böylece, izin vermesi halinde bunları yazabileceğimi söyledim.

Telefondaki dost ses, Yerçanik Aram hakkında kendilerinin de çok şey bilmediğini, ama eşine ve diğer aile üyelerine sorarak bilgi toplayabileceğini ve bunları benimle paylaşabileceğini söyledi ve söz verdiği gibi de yaptı. Epey uğraşmasına, Kanada’dan Almanya’ya pek çok akrabasıyla konuşmasına rağmen, sınırlı bilgiye ulaşabildi. Ancak verdiği her bilgi çok değerliydi, ve dahası, sonraki yazışmalarımızdan birinde, benimle, Yerçanik Aram’ın, artık öğrendiğim adıyla Aram Gedikyan’ın restoranında kullanılan ve üzerinde adı ve soyadının yazılı olduğu bir tabağın fotoğrafını da paylaştı:

P1020942(1)P1020943(1)

Bu değerli hanımefendinin verdiği bilgileri, burada kendi ağzından aktarıyorum:

‘Yerçanik Aram’ın soyadı Gedikyan’dı. Kayınpederim 10 yaşında Paris’e gelince Fransızca Gedikyan okunabilmesi için onun soyadının yazımı değişmiş ve Guedikian olmuş.

Aram ve Ardaşes iki kardeşmişler. Şimdiye kadar bildiğimiz, Aram’ın 1915’te Çankırı’ya götürülmüş olduğu. O geri gelmeyince, bir süre sonra erkek kardeşi, yani kocamın dedesi, ‘Gidip bulmaya çalışayım demiş ve tabii o da geri gelmemiş. Kanada’daki torununun söylediğine göre, götürüldükten bir müddet sonra Ankara’dan bir mektup alıyor aile, ‘Restoranımı satın ve parayı bana gönderin’ diye. Tahminimiz, belki o zaman erkek kardeşi gidip kendisini bulayım demiştir. Sana Ardaşes’in 1912’de yapılmış karakalem bir portesini de gönderiyorum.

1912 Ardases Gedikyan(1).jpg

Aram’ın 3 kızı varmış: Mevrik, Mabrik, Araksi.

Mevrik’in bir kızı olmuş. Mabrik’in bir kızı; biri kız, biri oğlan iki torunu. Araksi’nin de 3 kızı…

Aram’ın erkek kardeşi Ardaşes’in Garabed adında bir oğlu ve Alis adında bir kızı olmuş. Ben Garabed’in oğlu Ardaşes ile evlendim. Alis Gedikyan’ın, yani kocamın halasının kocası olan Nişan Gülistan o zaman dişçiymis ama hâlâ üniversitedeymiş. 24 Nisan 1915’te yine dişçi olan amcasını evden almak için gelmişler ama evde bulamayınca onu götürmüşler. Hatıralarını anlatırdı. Kendisi öldürülen şair Taniel Varujan’la aynı kafiledeymiş ve onun gözlerinin oyulduğunu görmüş. Trenden atlayıp kaçtım diye anlatırdı, o sayede hayatta kalmıştı. Neler gördüğünü anlatan bir film çekiliyordu 1976’larda. Fakat filmi yapan Georges Mardiguian çok genç vefat etti ve kayıtları ne oldu bilmiyoruz. Sana gönderdiğim tabağı Ermenistan’a gidip eğer kabul ederlerse tarih müzesine armağan etmeyi düşünüyoruz.

Bildiklerim bu kadar. Ne kadar kederli hikâyeler keşfediyoruz aylar, seneler geçtikçe! İnsan bir yandan daha fazlasını duymak istemiyor ama bir yandan da tırnaklarıyla kaza kaza birşeyler öğrenmeden yapamıyor. Sen arayıp öğrenmeyi bıraksan, hayat bir şekilde karşına çıkarıyor. İşte, Paris’teki evimde otururken televizyonda seni görmem ve sonra yazılarına bakarken Yerçanik Aram’a rastlamam gibi,. Sanki öte taraftaki insanlar, anılmak, hatırlanmak istiyorlar. Belki de ruhları böyle huzur buluyor.’

Bana anlatılanlar bu kadar. Gedikyan ailesi, sonraki aylarda, Erivan’a gidip Ermenistan Tarih Müzesi yetkililerine Yerçanik Aram’ın restoranından kalma, üzerinde ‘Aram K. Kedikian’ yazılı tabağı hediye ettiler. Hediyeyi memnuniyetle kabul eden müze yetkilileri onlara bir teşekkür yazısı takdim etti. Tabağın ileride düzenlenecek sergilerde sergilenmesi düşünülüyor; daha sonra ise kalıcı olarak sergilenen eserler arasında yer alması olası.

Yertchanig Aram(Gedikyan)

Ermenistan Tarih Müzesi’nin, Gedikyan ailesine sunduğu teşekkürname.

Daha sonraki günlerde, Yerçanik Aram’ın adının, kendisi de Çankırı sürgünleri arasında olan Varteres Atanasyan’dan miras kalan ve Ermenistan Tarih Müzesi envanterinde kayıtlı, bir tür kutsal emanet sayılabilecek tarihi tespih üzerinde de kazılı olduğunu öğrendim. Atanasyan’ın, aynı kafilede yer aldığı, aralarında Gomidas’ın, şair Rupen Sevag’ın, gazeteci Diran Kelekyan’ın, yukarıda adı geçen Nişan Gülistan’ın ve Rahip Krikoris Balakyan’ın da olduğu 99 ismi tanelerinin üzerine teker teker kazıdığı tespihin hikâyesinin anlatıldığı kitapta (Garine Avakyan, Erivan: Zankag 97 Yayınları, 2012), Yerçanik Aram, Yerçanik adıyla, 50 numaraya oyulmuş. Verdiğim isimlerden Nişan Gülistan (tespihte 16 numara) ve Rahip Balakyan (99) hayatta kalabildi, Gomidas (1) sağ kaldı, ancak yaşadıklarının etkisiyle akıl sağlığını yitirdi; Rupen Sevag (5) ve Diran Kelekyan (32) ise katledildi.

içerik

Varteres Atanasyan’ın, Çankırı’ya sürgün edilen 99 aydının ve bu arada Yerçanik Aram ile akrabası Gülistan’ın da adlarını taneleri üzerine oyduğu tespih. (Ermenistan tarih Müzesi, Erivan)

William Saroyan, ‘Birileri yazmalı. Hakkında bir şeyler yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli’ demişti. Ne yazık ki, 1915’te Anadolu ve Suriye’de, her biri birbirinden beter binbir farklı koşul altında ölen ve öldürülen yüz binlerce insan hakkında tek bir satır dahi yazılamadı. Bugün bu kurbanlar, genellikle birer sayıdan ibaret kabul ediliyor, adlarıyla anılmıyor, anılamıyor. Haklarında yazılmak bir yana, büyük bir çoğunluğunun bir mezar taşı, dahası bir mezarı dahi olmadı. Bir duayla, sevdiklerinin gözyaşları eşliğinde gömülmek onlara nasip olmadı. Üstelik, yaşadıkları ve can verdikleri topraklarda ölümleri, önüne ‘sözde’ sıfatı konulmaksızın anılmadı. Yerçanik Aram, Teotig’in birkaç satırı ve bir tespihin tek bir tanesi üzerine yazılı sıfatıyla kalmıştı tarihe. Bahtiyar Aram, neşeli Aram… Ailesinin verdiği bilgiler sayesinde, o birkaç satıra birkaç satır daha eklemiş olduk. Ruhu şad olsun. Onun şahsında, 1915’in bütün kurbanlarının adları, hatıraları, biraz da bu satırlarda yaşasın.

 

 

Gerçek Survivor

  • Apraham Kasapyan’ın, ‘Kaç Kişisiniz Boğos Efendi?’ başlıklı hatıratının girişinde yayımlanan sunuş yazısı (İstanbul: Aras, Kasım 2015).

İngilizce Survivor sözcüğü, Türkiye’nin popüler hafızasında, Batı menşeli ünlü yarışma programının hayli başarılı, reytingi yüksek uyarlamasıyla yer alıyor. Birbiriyle, ama en çok da çetin doğa koşullarıyla yarışan, her biri birbirinden fit ve güzel bedenler televizyon aracılığıyla arz-ı endam ederken, katılımcıların sinirlerinin zamanla, açlık, yorgunluk, güvensizlik, sevdiklerine ve evlerine duydukları özlem gibi nedenlerle nasıl harap olduğunu da gözlemliyoruz. Ruh halleri kan şekerleriyle birlikte giderek “düşen”, günler geçtikçe karakterlerinin o güne dek belki kendilerinin bile bilmedikleri yanları zuhur eden yarışmacılar, birbirleriyle sürtüşmeye, kavga etmeye başlarken, heyecan dozu da artıyor. Ve nihayet, kasları ve sinirleri en güçlü olan yarışmayı kazanırken, rakiplerini yarışmanın, dolayısıyla simgesel olarak hayatın dışına iten gerçek Survivor ödüllere boğuluyor. Oyunun ve programın mesajı basit: Hayatta kalmayı başaran, kazanır.

Oysa soykırıma uğramış halkların hafızasında, büyük değil, küçük harfle yazılan survivor, tek bir anlama geliyor: Katliamlardan, sürgünlerden, tecavüzlerden, ölümlerden, ateşten ve kılıçtan geçerek hayatta kalabilen kimse. Ermenicesiyle verabroğ, yeniden yaşayan. Tıpkı, Kaç Kişisiniz Boğos Efendi? adıyla yayımladığımız hatıratın sahibi Apraham Kasapyan gibi.

1915’te tehcir emriyle, resmi tezlere göre “düşmanla işbirliği yaptığı için” memleketi Tekirdağ’dan ölüm yolculuğuna çıkarıldığında 13 yaşında olan, yaklaşık üç buçuk yıl türlü ölümlerin kıyısında dolaşan, kimi yakınlarını kaybetse de Ali İhsan Bey adında bir kaymakam sayesinde ailesinin çoğunluğuyla birlikte hayatta kalma şansına erişen Apraham Kasapyan’ın hatıratı, sadece “Gide, bir daha da gelmeye” denilen o kara günleri anlatırken değil, sonraki 50 küsur yıllık yaşantısından bahsederken de, bu hayata tutunma çabasının damgasını taşıyor.

Yani bir hayatın değil, aslında bir hayatta kalışın hikâye edilmiş hali bu metin. Temelde 1915 ve sonrasının cana kast eden koşulları altında nasıl ayakta durulabildiğini anlatıyor. Bir günde yerlerinden yurtlarından edilen, üstelik bir Pasifik adasının güvenliği sağlanmış sözde tehlikeleri altında değil, dağda bayırda, gece gündüz, sıcakta ve soğukta yüzlerce kilometre kat eden genç yaşlı yüz binlerce insanın yaşayabileceği her türden tehdit altında ölmemeye çalışan bir çocuğun yaralarını ve korkularını ömrü boyunca sırtında taşıyan birinin hikâyesinden söz ediyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye Ermenilerinin bu tür hikâyeleri anlatmak konusunda, malum nedenlerle ne kadar ürkek ve ketum olduğu göz önüne alındığında, nadir, değerli ve çok da cesur bir hikâye aynı zamanda.

İşte tam da bir hayatta kalış hikâyesi olduğu için, Kasapyan’ın tanıklığı, öncelikle ekonomik ve sosyal olarak hayatın devamlılığını merkeze alan bir bakış açısına sahip. Sürgün yolunda bile paraya ve paranın sağlayacağı güvenceye ihtiyacı olan insanın, her koşulda, kendisinin ve ailesinin güvencesi için ekonomik durumunu düşünmesinden daha doğal ne olabilir? Onu al, bunu sat, İstanbul’a git, dükkân aç, ortam kötü, Fransa’ya git, oradan Romanya’ya geç, İstanbul’a dön, çalış, çalış, çalış, ekmeğini çıkarmak için çalış, kriz anlarında elinde nakit olsun, yarın başına ne geleceğini bilemezsin, kenara biraz para koy, ileride çocuklarına bırakabileceğin bir şeyler biriktir. Bunları becerdiysen çocuklarını evlendir, torunlarını kucağına al, ailen devam etsin. O da oldu, zaten yaşlandın, emekliye ayrılabilirsin. Ayrıldın ve vaktin bol, ama hayatın boyunca çalıştığın için çok sıkılıyorsun, o zaman otur hayatını yaz, belki ileride birileri okur, okur da ömrün boyunca yakınmaya fırsat bulamadığın dertlerini anlar. Okuyan olmazsa da dert değil, yaşadıklarını yazıya dökmek, çok zor da olsa, “tasviri imkânsız” da olsa, bir şekilde anlatılmalı. İşte hepsi bundan ibaret. Zaten, “Hayat dediğin bir rüya” değil mi?

Apraham Kasapyan’ın hatıratı, Soykırım, Varlık Vergisi, 20 Sınıf Nafıa Askerliği, 6-7 Eylül ve bir ömürden çok daha fazlasına sığabilecek daha nice felaketi yaşamış, bütün bunlara karşılık pes etmemiş, hayata dört elle sarılmış bir adamın, gerçek bir survivor’ın, bir verabroğ’un hikâyesi.

O şimdi İstanbul Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda yatıyor ama hatırası bu kitapla hep yaşayacak. Toprağı bol olsun.

Apraham Kasapyan ve Öjeni Kelebekyan, İstanbul, 1933.

Apraham Kasapyan ve Öjeni Kelebekyan, İstanbul, 1933.

Apraham Kasapyan’ın yaşamöyküsü

1902’nin 2 Temmuz günü, Tekirdağ’ın –ya da Ermenice adıyla Rodosto’nun– Takavor (Tekfur) mahallesinde dünyaya geldi. Babası Hovsep bakkallık yapıyordu. Annesinin adı Verkin, ablasının adı Yeğisapet’ti. Hovhanyan Okulu’na gitti, ancak 1915’te ailesiyle birlikte tehcire gönderildi. 3,5 yıl süren, halası, büyükbabası, eniştesi ve eniştesinin kardeşini kaybettiği ölüm yolculuğundan mucizeler eseri kurtuldu. Tekirdağ’a döndü. Öğrenimine kaldığı yerden devam etmek istedi, ancak artık yaşça büyük olduğu için okulu bırakıp bir kunduracının yanında çalışmaya başladı. 19’unda İstanbul’a gelerek terlik ve ayakkabı ticaretiyle uğraştı. 1923’te Avrupa’ya gitti. Fransa ve Romanya’da işçi olarak çalıştıktan sonra 1929’da Türkiye’ye döndü. İyi bildiği ayakkabıcılığı önce tezgâh açarak, daha sonra Mahmutpaşa ve Kadıköy’deki dükkânlarında sürdürdü. Eşi Öjeni Kelebekyan’la 1933’te evlendi ve ilk çocuğu Janet 1936’da, ikinci çocuğu Silva 1942’de dünyaya geldi. 1941’de gayrimüslim cemaatlere mensup erkeklerin toplanarak yol yapımında çalıştırıldığı Yirmi Sınıf Nafıa Askerliği uygulamasıyla askere alındı. İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra bu kez 1942’de Varlık Vergisi ile hayatı yeniden altüst oldu ve Aşkale’deki çalışma kampına gönderilmemek için, büyük emeklerle açtığı Kadıköy’deki iki dükkânını satmak zorunda kaldı. Mahmutpaşa’da bir dükkân açtı ve emekli olana dek bu dükkânda çalıştı. 1960’ta çok sevdiği eşi Öjeni’yi toprağa verdi. 1969’da, emekliye ayrıldıktan sonra, hayatını Ermenice olarak kaleme aldı. Son yıllarını çocukları ve torunlarıyla geçiren Kasapyan 22 Nisan 1972’de hayatını kaybetti ve Balıklı Ermeni Mezarlığı’na, eşinin yanına gömüldü.

AİHM haklı ve aynı zamanda riyakâr

“Hem haklı hem riyakâr nasıl olunur?” diye sorulacaktır, biliyorum. Açıklayacağım.

Şahsen, Ermeni Soykırımı veya başka bir soykırım hakkında “olmamıştır” demenin, yargılanması, cezalandırılması gereken bir suç olduğunu düşünmüyorum. Tarihsel bir gerçeği reddetmek, inkâr etmek, bunu yapmakta ısrar eden kişi hakkında bir fikir verir sadece, ve medeni dünyada “Ermeni Soykırımı uluslararası bir yalandır!” diyen herhangi birine kimse itibar etmez (dahası, o kişiye acıyarak bakılır). Bu tür bir tutumda ısrar edene verilecek ceza da ancak bu olmalı diye düşünüyorum: İtibar etmemek. Sözüne, kişiliğine, söylediklerine ve söyleyeceklerine itibar etmemek. Onun şiddet yanlısı, onun ırkçı, onun ayrımcı, onun inkârcı olduğunu düşünmek. Daha ne olsun?

Biliyorum, AİHM’in, soykırımın tam da 100. yılında verdiği ve “Doğu Perinçek, 1915’te yapılan soykırım değildir ve emperyalist bir yalandır deme özgürlüğüne sahiptir” anlamına gelen kararı Türkiye’de, soykırımın olmadığının açık kanıtı olarak sunulacak ve bir kahramanlık menkıbesi söz konusu şahsın omzuna bir apolet olarak takılacak. (Birkaç yıl önce, Agos’taki bir yazımda Perinçek’in partisi hakkında “karanlık odak” diye yazdığım için 7 bin lira tazminata mahkûm edilmiş olduğumu ve bugün kendimi, kendisiyle ve siyasi kariyeriyle ilgili fikrimi beyan etme özgürlüğüne sahip hissetmediğimi buraya not edeyim.) Buna rağmen, madalyonun bu yüzü benim için acı verici olsa da, AİHM’in kararının nihayetinde doğru olduğunu düşünüyorum. Zira bu konudaki fikrim net: “Soykırım olmamıştır!” demek elbette ki kınanmalıdır, elbette ki söyleyeni itibarsızlaştırmalıdır ama bir yargılanma ve cezalandırılma nedeni olamaz.

Bu anlamda, İsviçre-Ermeni Derneği’nin Perinçek aleyhine İsviçre’de açtığı davayı da, davanın yerel mahkemede kaybedilmesinden sonra AİHM’e taşınmasını da doğru bulmamıştım. Ben, Soykırım’ın tanınma mücadelesinin inkârcılar susturularak, kriminalize edilerek değil, onların tezlerinin kofluğu ve yalanları deşifre edilerek yapılması gerektiği fikrindeyim. Zaten Ermeni Soykırımı’nın bugün bütün dünyada kabul ediliyor olması ve milliyetçi Türk çevrelerinin bu konudaki yalnızlığı da, gerçeklerin öyle veya böyle kabul gördüğünü söylüyor.

Soykırım’ın inkârının cezalandırılması gerektiğine inanan ve bunun için mücadele eden Ermeni grupları, kabaca söylersek, bu inkârın bir saldırganlık içerdiği ve nefret suçu olarak değerlendirilmesi gerektiği düşüncesiyle hareket ediyorlardı. Aileleri 1915’te katledilmiş veya memleketlerinden sökülüp atılmış, acılı bir tarihe sahip insanların karşısına geçip “Soykırım olmadı, yalan söylüyorsunuz!” demekte saldırgan bir yan olduğuna da, Perinçek’in amacının asilane olmadığına da zerre şüphe duymuyorum. Ancak neticede sözle, yazıyla, doğrudan şiddet içermeyen yollarla ifade edilen görüşlerin, gerçeklerle bağdaşmadıkları ve tedirgin edici oldukları için cezalandırılmasının da doğru olmadığına; bu yolun açılmasının, ifade özgürlüklerinin alanını had safhada daraltacağına ve bunun sonucu oluşacak toplumsal zararın çok daha büyük olacağına inanıyorum.

Avrupa adaleti şüphesiz ki fikir beyanı ile saldırganlık arasında çizgiyi iyi belirlemek ve buna göre hareket etmek zorunda. Bir toplantıda veya mitingde “Soykırım olmamıştır” demek ile Lyon’da veya Zürih’te soykırım kurbanları anısına dikilmiş bir anıtı tahrif etmek arasında kategorik bir fark var ve bu ikinci türden eylemlerin cezalandırılması gerektiği son derece açık.

Bütün bunlara rağmen, AİHM’in verdiği bu son karar ile Avrupa müktesebatının Yahudi Soykırımı ile ilgili kabul ve uygulamaları arasında keskin bir çelişki olduğunu da görmemek olmaz. Avrupa‘nın hemen her yerinde, Yahudi Soykırımı’nı inkâr etmeniz, eyleminiz şiddet veya saldırganlık içersin içermesin, sıkı bir şekilde soruşturulmanız, yargılanmanız ve ceza almanız sonucunu doğuracaktır. Görünen o ki, bundan böyle aynı şeyi Ermeni Soykırımı için yaptığınızda, bu tavrınız ifade özgürlüğü dahilinde değerlendirilecek. AİHM’in veya başka bir kurumun buradaki çelişkiye dair tatmin edici bir açıklaması olabileceğini sanmıyorum. İşte bu yüzden son derece siyasi ve riyakâr bir tutumla karşı karşıyayız.

Avrupa, kendi toprakları üzerinde yaşanmış, kendi yarası olarak kabul ettiği Yahudi Soykırımı’nın inkârına karşı son derece titiz bir tutum takınır ve bu tür söylemleri ifade özgürlüğü dahilinde değerlendirmezken, Ermeni Soykırımı konusunda farklı tutum belirleyerek soykırımlar arasında bir hiyerarşi kurmuş oluyor. Avrupa’ya yakın tarihinde büyük zarar vermiş olan Nazizm, Faşizm, Irkçılık, Anti-Semitizm gibi belalarla mücadele etmek için Yahudi Soykırımı’nın inkârına tahammül edemeyen Avrupa kurumları, kendi topraklarından uzakta ve daha önceki bir tarihte gerçekleşmiş bir soykırımın inkârına karşı aynı duyarlılığı göstermiyor. Bu da, hukuk normlarıyla açıklanamayacak, ardında başka gaileler olan bir çifte standart örneği olarak tarihi bir haksızlığa kapı aralıyor. Ermeniler daha kalabalık, daha güçlü, Ermenistan daha büyük, ekonomisi Avrupa için göz ardı edilemez önemde olsaydı şartlar çok daha değişik olurdu, buna da şüphem yok.

İşte belki de sırf bu yüzden, Ermeni Soykırımı’na ilişkin adalet mücadelesinde Batı kurumlarına güvenmek pek de aklın yolu gibi görünmüyor bana. Benim aklımın –ve yüreğimin– yolu, ne kadar zor ve bezdirici olursa olsun, soykırımı Türklerin vicdanında ve Türkiye’de mahkûm ettirecek, bunu da tabii ki önce Türkleri gerçeklere ikna ederek başaracak bir yol ve yordamı inşa etmekten, bunun için uğraşmaktan geçiyor. Soykırım’ın Türkiye’de resmen tanınacağı o gün hiç gelmeyecek bile olsa, toplumun küçük bir kısmının, sonra biraz daha fazlasının, sonra bir gıdım daha fazlasının 1915’te olanları öğrendiği bir mücadele, bana, herhangi bir Batı kurumunun türlü çıkar hesaplarıyla alacağı herhangi bir karardan çok daha değerli geliyor. Bugünkü AİHM kararı tersi yönde olsaydı da başka türlü düşünmeyecektim.

Devenin kulağı: Kamp Armen bize ne söylüyor?

Kamp Armen’in “şu anki sahibi” tarafından, asıl sahibine bağış yoluyla iadesi haberlerini pek çok kişi sevinçle okudu. Bağış ve iade henüz gerçekleşmedi, ancak bir sürpriz yaşanmazsa sorun çözülecek gibi görünüyor. Verilen güçlü mücadele ve kamuoyu desteği sayesinde mümkün olan bu başarının tadını çıkarırken, Kamp Armen hikâyesinin bize ne anlattığı üzerine birkaç kelam etmek istiyorum.

Ve sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Kamp Armen, gayrimüslimlerin gasp edilen mülkleri konusunda buzdağının sadece görünen kısmıdır, yani devede kulaktır.

Tekrarlıyorum: Kamp Armen, buzdağının sadece görünen kısmıdır.

Kamp Armen sorunu, geçici ve keyfi bir yöntemle, mevcut mal sahibinin kişisel kararıyla çözüldü. Geçici ve keyfi yöntemler, buzdağının görünmeyen kısmını çözmez.

Açacağım.

2011 yılının Ağustos ayında bir cumartesi günü, telefonuma bir mesaj geldi: “Gözün aydın! Vakıf malları iade ediliyor! İnternete bak…”

Mesajı yazan, yıllardır bu konularla uğraşan bir akademisyendi.

“Allah Allah!” dedim kendi kendime. Mümkün müydü? Yüz yıl öncesine dayanan, onlarca yıldır kangren halini alan bir mesele gerçekten de çözüm yoluna mı giriyordu? Bu kadar kolay mıydı?

İnternet sitelerine girdim hemen. Başbakanlık kaynaklarına atıfla, gayrimüslim vakıflarının geçmişte el konulmuş “tüm mülklerinin” iadesini öngören bir kanun hükmünde kararnamenin ilan edileceğini yazıyordu haberler.

Mesaja cevap verdim:

“İnşallah doğru çıkar da biz de unumuzu eler, eleğimizi asarız!”

Şaka yapıyordum. Ama şakada gerçeklik payı vardı. Gayrimüslim mülklerinin iadesi, Türkiye’nin gerçek bir demokrasi olma rayına girdiğinin en büyük kanıtlarından biri olurdu her halükarda. Eski devlet anlayışından gerçekten vazgeçişin, kadiri mutlak devletin vatandaşlarıyla barışmasının, geçmiş haksızlıkların kabulünün ve adil bir şekilde tazmininin… Bunların gerçekten yaşandığı bir Türkiye’de demokrasi mücadelesi amacına büyük ölçüde ulaşmış sayılırdı ve sahiden de unumuzu eleyip eleğimizi asabilirdik.

Ertesi gün, başbakan Recep Tayyip Erdoğan onuruna gayrimüslim cemaat vakıflarının verdiği iftar yemeğinde konunun ayrıntıları iyice netleşti. Belli ki yasal düzenleme bilhassa bu davetin öncesine getirilmişti. Vakıflar Yasası’nda 2008’de yapılan ve mülklerin iadesine ilişkin bir değişikliğin devamı mahiyetindeki bir kanun hükmünde kararname, o değişiklikte eksik kalan, sorun yaratan meselelerin çözümünü öngörüyordu. Kararnamenin metni de açıklanmıştı.

Başbakan onuruna verilen iftar yemeğinden dönen birkaç vakıf yöneticisiyle telefonda konuştum. Hepsi mutlu görünüyordu. Sorunun artık çözüm yoluna girdiğine emin gibiydiler. Ancak içimde bir kurt dolanıyordu. Metni defalarca okumuştum ve bu düzenleme bana sorunun tümünü çözüyor gibi gelmiyordu. Hukuki ifadelerin ardına saklanan birtakım gerçekler, dolambaçlar, kaçamaklar vardı, hissediyordum ama onlara tam vakıf olamıyordum.

Ertesi gün hafta başıydı. Agos’taki yazı işleri toplantımızda, konuyla ilgili ve bilgili avukat ve akademisyenlerin tümüyle görüşmeyi kararlaştırdık ve sonraki üç günde pek çok kişiyle görüştük. Konuştuklarımızın hepsi aynı şeyi söylüyordu: Düzenleme çok önemliydi, ancak metin dikkatli okunursa, pek çok mülkün hâlâ bu düzenlemenin kapsamı dışında kaldığı görülebilirdi. Konuştuklarımın hemen hepsine Tuzla’daki kampı sordum. Aklımda, o kamp, benzer durumdaki pek çok mülkün akıbetini belirleyecek önemdeydi. Ancak Hrant Dink ve yazıları vasıtasıyla kamuoyunun iyi kötü bilgi sahibi olduğu bu kampla ilgili sorunu çözen bir yasal düzenleme gerçekten kökten bir değişimi ima edebilirdi. Aldığım cevap, istisnasız, hep aynıydı:

“Hayır. Bu KHK üçüncü şahıslara geçmiş mülklerin iadesini veya tazminini öngörmüyor. Tuzla Kampı bu düzenlemeyle iade edilmez!”

Dediğim gibi, o üç gün boyunca çalıştık, yapılan düzenlemedeki başkaca eksikleri de tespit ettik ve o haftaki Agos’u, “Vakıf talanına eksik telafi” başlığıyla çıkardık.

Yazdığımız başyazıda, yapılan düzenlemenin önemini teslim edip meselenin “telafi” yönüne vurgu yaparken, buna karşın KHK’nin pek çok mülk için bir çözüm getirmediğini, bu yönüyle “eksik” olduğunun altını çizdik.

O manşet ve başyazı, gerek hükümetin, gerek bürokrasinin, gerek onlarla ne olursa olsun iyi geçinmek gerektiğine inanan cemaat temsilcilerinin tepkisini çekti. Kabaca söylersek, bizi oyunbozanlıkla, iyi giden bir şeyleri sindirememekle suçluyorlardı.

Sonraki aylar ve yıllar, bu meseleyi onlara ve kamuoyuna dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışmakla geçti.

Düzenlemenin icraatına geçildiğinde, yaklaşık bir buçuk yıl sonra ortaya çıktı ki, vakıfların yaptığı başvuruların sadece yüzde 20-25’i olumlu sonuçlanacak ve bu orana tekabül edecek kadar mülk iade edilecekti. Geri kalan yüzde 75-80 ise ya reddedilecek, ya da başvuru için gerekli koşulların oluşmadığı gerekçesiyle değerlendirmeye bile alınmayacaktı.

Yani, Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani vakıflarının her birinin, “Bizim şuradaki mülkümüze şu tarihte, şu şekilde el konuldu” diyerek iade için başvurduğu her 100 örnekten yaklaşık 75’i, “Hayır, böyle bir şey olmadı” ya da “Hayır, bunu gerektiği şekilde belgeleyemiyorsunuz” ya da “Başvurduğunuz mülk yasanın belirlediği koşulları taşımıyor (Örneğin 3. şahıslara geçmiş)” diye yanıt verildi. O ilk günlerde meseleyi derinden bilenlere danışarak tespit ettiğimiz tüm “eksik”ler böylece birer birer doğrulanmış oldu.

İşte, siyasi iktidarın yıllardır ballandıra ballandıra anlattığı, Başbakan ve sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın birçok kereler “2,5 milyar dolarlık mülk iadesi yaptık” dediği “Cemaat vakıflarının mülkleri iade ediliyor!” başlığının altında yatan gerçek bu.

Ve bütün bu vaveylanın ardından Tuzla kampı ve benzer durumdaki mülkler için hâlâ yasal bir çözüm üretilebilmiş değil. Kamp Armen mevcut sahibi tarafından kim bilir ne yapılmak için yıkılmasaydı, duyarlı insanlar, Gezi direnişinin sağladığı kendine güven ve şevkle vinçleri durdurmasaydı, kamuoyunu günlerce bu gündemle meşgul etmeselerdi ve nihayet, mülkün sahibi şu ya da bu hesapla ama nihayetinde kendi iradesiyle geri adım atıp “Mülkü eski sahibine iade ediyorum” demeseydi, Kamp Armen de sonsuza dek elden gitmiş olacaktı.

Dolayısıyla, akılda tutmamız gereken asıl bilgi şu: Cemaat vakıflarının el konulan mülklerinin iadesi meselesi hâlâ çözülmüş değil.

Agos’un son sayısında yer alan, Uygar Gültekin’in yaptığı bir haber, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 2015 verilerine göre, 2011’de yapılan düzenlemenin ardından 365 mülkün iadesinin gerçekleştirildiğini, 1206 mülke ilişkin başvurunun ise şu ya da bu gerekçeyle yasa kapsamı dışında kalarak reddedildiğini söylüyor.

365 iade.

1206 ret.

1206+365 eşittir 1571.

Demek ki 1571 mülk için başvuru yapılmış ve bu mülklerin sadece 365’i iade edilmiş.

İade oranı yüzde 23.

Ret oranı yüzde 77.

Vakıf talanına eksik telafi dediğimiz manzara işte tam da buydu.

Bitmedi.

Kamp Armen’in gayrimüslim mülklerinin iadesi konusunda buzdağının görünen kısmı olduğunu söyledik. Buzdağının tamamının bu 1571 mülkten ibaret olduğunu sanmayın.

Bu 1571 mülk, bugün Türkiye’de hâlâ hukuki varlığını sürdüren gayrimüslim vakıflarının sorunlu mülklerini ifade ediyor. Yani yaklaşık yüzde 95’i İstanbul‘da olan 150 kadar Ermeni, Rum, Yahudi ve Süryani vakfını.

Unutmayalım ki, 1915 ile sonrasında ve tabii ki Cumhuriyet döneminde gasp edilen mülkler sadece bu vakıflara ait değildi.

Sadece Ermenilerin Anadolu ve Trakya’da 2000’den fazla kilisesi ve manastırı, yine 2000’den fazla okulu bulunuyordu. Bu kilise, manastır ve okulların bağlı olduğu yüzlerce, belki binlerce vakfın bugün hukuki varlıkları kalmadığı için, onlar adına başvuruda bulunabilecek bir merci bulunmuyor. Aynı durum Rum ve Süryani mülkleri için de geçerli. Bu kilise ve okulların sahip olduğu gelir getirici mülkler ve araziler, sayıca on binlere ulaşıyordu.

Ve unutmayın ki, burada sadece “cemaate ait olan” yani “ortak” mülklerden bahsediyoruz. Agop’un, Marika’nın, Naim’in kişisel mülklerinden, bağından bahçesinden değil…

Bütün bunları hesaba kattığımızda ise talanın büyüklüğü ortaya çıkar. Ancak onları hesaba kattığımızda buzdağının ne kadar devasa olduğunu anlayabiliriz. Ve “mülk iade ediyoruz” diye sunulan sürecin aslında devede kulak bile olmadığını anlayabiliriz.

Yapılan, yapıldığı kadarıyla elbette ki değerlidir. Çünkü geçmiş bu anlamda kapkaranlıktı. Değil iade, talanın ve gaspın sistematikleşmesi vardı orada. Ama 2008’den bu yana yapılan, nihayetinde sadece buzdağının küçük bir kısmıdır. Yani devede kulaktır.

Unutmadan, bu sorunun çözümsüz kalmasının müsebbibinin sadece mevcut siyasi iktidar olmadığını da söyleyeyim. 2008’de Vakıflar Yasası’nda, geçmişteki haksızlıkların bir gıdım da olsa telafisini sağlayacak ilk değişiklikler görüşülürken, CHP, o zamanki milletvekili Bayram Meral’in ağzından, ““Esnafı bir tarafa bıraktınız, köylüyü bir tarafa bıraktınız, işçiyi bir tarafa bıraktınız, çiftçiyi bir tarafa bıraktınız, Agop’un işiyle uğraşıyorsunuz”!” cümlesinde cisimleşen bir itirazı dillendiriyor; bugünkü genel başkanının da imzaladığı bir önergeyle, kanun değişikliğinin yasalaşmaması için Meclis Başkanlığı‘na başvuruyordu.

Nihayet, gelinen noktada görülüyor ki, sorun adil bir çözüme kavuşmamıştır. Ve gerçek bir iradeyle hal çaresi aranmadıkça da çözülmeyecek. Kamp Armen’de üretildiği gibi kişisel, geçici ve keyfi çareler yaraya merhem olmayacak. Çünkü mesele, Kilikya Başpatrikliği’nin Adana Kozan’daki yüzlerce yıllık mülküyle ilgili başvurusuna ne yanıt verileceğiyle; mesele, İncirlik üssünün veya Diyarbakır havaalanının sahibi olan Ermeni ailelerin hak arayışlarının ve sırasını bekleyen yüzlerce benzer davanın nasıl sonuçlanacağıyla da ilgili. Mesele, Agop’un Amasya’daki elma bahçesiyle, Marika’nın Ayvalık’taki eviyle, Naim’in şarap mahzeniyle de ilgili. Mesele, adalete gerçekten niyet edilip edilmediğiyle ilgili.


(NOT: Bu arada, başlarken ‘Bir sürpriz yaşanmazsa’ dedim ama, 23 Mayıs’ta verilen söze rağmen, Kamp Armen’in Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı’na iadesi konusunda halen (31 Mayıs itibarıyla) resmi bir işlem yapılmış değil. Kampta nöbet tutanlar ve süreci yakından takip edenler bunun bir oyalamaya dönüşüyor olabileceği konusunda şüphe belirtiyor. Eğer durum buysa, bütün bu tarihin üzerine bir başka vebal daha birilerinin boynuna demektir! Pek çok insan Kamp Armen’in iadesini bekliyor. Yani vebal bu defa, başka gasplarda olduğu kadar kolay ödenmeyecektir. Neyse ki… Dayanışmanın verdiği umuda şükran!)

9 yaşında, Tuzla’daki çocuk kampında

Bu metni, 2007 yılında kaleme almışım. Hrant Dink’in öldürülmesinden iki ay sonra. 22 Mart 2007’de Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenen “Hrant’sız iki ay” başlıklı panelde sunmak üzere. Panele, benden başka, Selim Deringil. Fethiye Çetin, Süreyyya Evren, Dilek Kurban, Karin Karakaşlı ve Ohannes Kılıçdağı da katılmıştı. Orada, o karanlık günlerin içinde, dilim döndüğünce muradımı, Hrant Dink’in bizler için ne ifade ettiğini anlatmaya çalışmıştım. Konuşmanın ana eksenini, 1986’da, ben 9 yaşında bir çocukken Tuzla Çocuk Kampı’nda geçirdiğim bir gün oluşturuyordu. O tek günden ve çocukluk özlemlerimden yola çıkarak, Hrant Dink adında cisimleşen onca meselenin derinindeki manaya varmaya uğraşıyordum. Hrant Dink’in ve onun gibi yüzlerce çocuğun yolunun kesiştiği Tuzla Çocuk Kampı’na, namı diğer Kamp Armen’e el konulalı çok olmuştu. Kamp zaten çoktan harabe halini almıştı. Hrant Dink’in ‘Atlantis Uygarlığı’ yerle bir olmuştu. Açık kalmış bir yara olarak öylece duruyordu. Dün, 6 Mayıs 2015 sabahı, Kamp Armen’e kepçelerle, iş makineleriyle girildi. Yaraya bir hançer darbesi daha… Tıpkı son yüz yıldır türlü şekillerde yapıldığı gibi. Bir avuç insan Tuzla’ya koşup yıkımı şimdilik durdurdular. Kamp Armen, orada, yetim hakkının, çocuk hakkının, mülkiyet hakkının, insanca yaşam hakkının ve daha nice hakların bu ülkede nasıl kolayca ve nasıl inatla gasp edilebildiğinin apaçık belgesi olarak duruyor.

Bu yazı da burada dursun. Utancı hafifletmez, kimseyi vicdana getirmez. Ama dursun işte. Elimden başka bir şey gelmiyor.

––––––––––––––––––––––––––––

Bilmeden bildiğim Hrant Dink

Panel: “Hrant’sız İki Ay”

Katılımcılar: Selim Deringil, Fethiye Çetin, Rober Koptaş, Süreyyya Evren, Dilek Kurban, Karin Karakaşlı, Ohannes Kılıçdağı Boğaziçi Üniversitesi, 22 Mart 2007 Perşembe

Bugün burada Hrant Dink’i anmak için toplanmış olmamız, bu konuda bir şeyler söylemeye çalışmamız, ondan –di’li geçmiş zamanda bahsetmek zorunda kalmamız buradaki herkes gibi bana da büyük bir acı veriyor. Geçtiğimiz yılın yaz aylarında Agos’ta yazmaya başlayana dek Hrant Dink’in çok yakınlarında bulunmadım, onunla özel, yakın anları pek paylaşmadım, ama onu tanıyor, belki de içgüdüsel bir şekilde nasıl bir insan olduğu biliyordum. Bugün geriye dönüp baktığımda, bu gizli tanışıklığın aslında ta çocukluğuma, yıllar sonra hâlâ hatırladığım bir yaz gününe kadar uzandığının farkına varıyorum.

İlkokulun son iki yılını Şişli’deki Karagözyan Yetimhanesi’nde okudum ben. Yatılıydım. Kış aylarını haftaiçi-haftasonu ayrımı olmadan aralıksız bu okulda geçirir, yaz gelip okullar tatile girince, Karagözyan’ın Kınalıada’daki yaz kampına taşınırdık. Ada’yı, denize girmeyi, ders kaygısı olmadan bahçede özgürce top peşinde koşmayı severdik ama yine de bu kampta içimizi bunaltan pek çok şey vardı. Yatakhenelerimizin ve bahçemizin çevresi duvarlar ve onların da üstünde dikenli tellerle çevriliydi. Sıkı bir disiplin altındaydık. Yemekhanede veya yatakhanede kendi aramızda konuşmamıza genellikle izin verilmez, bir yerden bir yere gitmek için ikili sıraya geçtiğimizde sırayı bozmamıza kızılırdı. Kurallara uymayan cezalandırılır, çoğu zaman da dayak yerdi. Bazen bir tokat, bazen avuç içine vurulan bir sopa, kimi zaman da sıra dayağı şeklinde. Bahçemizin zemini betondu, üzerinde tek bir ağaç yoktu. Öğle uykusu için yatakhaneye çekildiğimiz zamanlar dışında sabahtan akşama kadar vaktimizi güneşin altında koşturarak geçirirdik. Koşar oynar, güler eğlenirdik ama yine de halimizden pek memnun değildik. Arkadaşlarımın çoğu, ki hepimiz 6 yaşından 11 yaşına çocuklardık, kampa ilk geldikleri günlerde durmaksızın ağlar, aile hasretiyle, ev hasretiyle yanıp dururlardı.

Adanın yükseklerindeki kamp binalarından, özellikle yatakhanelerden deniz görünürdü. Deniz değil, en çok vapurlar çekerdi ilgimizi. İstanbul’a giden vapurlar. Aramızdaki sohbetlerin çoğu bu vapurlardan birine binip eve gitmek üzerineydi. Ciddi ciddi hayaller kurardık vapurlar hakında. Bazen, hızlı koşan ve yeterince cesur bir arkadaşımız bir fırsatını bulup bahçeden dışarı çıkar, büyük bir hızla yokuş aşağı iskeleye doğru koşmaya başlardı. Muhtemelen, bir vapurun adaya yaklaşmakta olduğunu görmüş olur ve yakalanmadan kendini vapura attığı takdirde eve varabileceğini umardı böyleleri. Söylememe gerek yok, çoğu arkadaş daha yokuşun bittiği yere ulaşamadan büyükler tarafından yakalanırdı. Birkaç kişinin gerçekten eve vardığı da vaki olmuştur. Ancak onlar da ertesi gün annelerinin veya dedelerinin ellerinden tutarak tıpış tıpış geri dönerlerdi kampa. Bu yoksul ailelerinin çocuklarını yaz aylarında kampa vermekten başka seçeneği olmazdı zira.

İşte o yıllarda, arkadaş sohbetlerimizin en popüler konularından biri de Tuzla çocuk kampıydı. Bir tür efsane, bir cennet gibi anlatılırdı bu kamp. Aramızda daha önceki yazlarını orada geçirmiş birkaç çocuk olurdu mutlaka ve anlata anlata bitiremezlerdi Tuzla‘yı. Onların anlattıklarına kendi hayal gücümüzü katar, biri bin yapıp efsanenin büyümesine katkıda bulunurduk:

“Oğlum, Tuzla’da her gün kıtır patates köfte çıkıyormuş!”

“Döner bile çıkıyormuş bazen!”

“Bahçe kocaman bir ormanın içindeymiş”

“Öğle uykusu yokmuş, bütün gün top oynuyorlarmış!”

“Çocuklar denize gittiklerinde istedikleri kadar yüzüyormuş!”

“Dayak da yokmuş, büyükler küçüklere arkadaş gibi davranıyormuş!”

Kısacası, Tuzla çocuk kampı biz Kınalıada kampındakiler için ulaşılması güç ama hayal etmesi kolay ve zevkli bir cennetti. Ailelerimizin bizi neden Tuzla’ya değil de Kınalı’ya getirdiğine hayıflanır dururduk.

Tuzla Çocuk Kampı, çocuk emeğiyle kurulmuş ve o emeği veren çocukların yaz aylarını geçirdiği bir cennet vaha olmuştu.

Tuzla Çocuk Kampı, çocuk emeğiyle kurulmuş ve o emeği veren çocukların yaz aylarını geçirdiği bir cennet vaha olmuştu.

Dokuz yaşına girdiğim 1986 yazının bir Ağustos gününü daha dünmüş gibi hatırlamamın nedeni işte bu hissettiklerimdir. O gün, iki kamp arasındaki dostluğun ve kardeşliğin nişanesi olarak Tuzla kampını ziyaret edecektik. Günler öncesinden hazırlıklar yapılmış, normalde haftada bir değiştirdiğimiz tektip kıyafetlerimizin yenileri gıcır gıcır ambalajlarıyla hepimize dağıtılmış, ayakkabısı yırtık olanlarınki değiştirilmişti. Hep birlikte, yaklaşık 150 çocuk ve bakımımızı üstlenen 20 kadar yetişkin, sabahın erken bir saatinde küçük bir tekneye doluşup yola koyulduk. Muhtemelen bir-bir buçuk saat süren yolculuk hepimize çok uzun gelmişti. Tekne sallandığı için çoğumuzu deniz tutmuştu. Çocuk aklımda, o Tuzla yolculuğu bir başka ülkeye gitmek kadar zorluydu benim için.

Yine bugünden geriye dönüp baktığımda, aslında o hep hayalini kurduğumuz yere vardığımızda hayal kırıklığına uğramamızın çok olası olduğunu görüyorum. Gözümüzde onca büyüttüğümüz kampın gerçek haliyle karşılaşmamız pekâlâ beklediğimiz sonucu doğurmayabilirdi.

Ama öyle olmadı.

Hayır, Tuzla’taki kampta gerçekten de sabah akşam köfte ya da döner yemiyorlardı. Aslına bakarsanız kampın imkânları belki bizimkinden çok daha kısıtlıydı. Ama orada kalan çocuklarla tanıştığımızda, birkaç dakikalık ilk tereddüt anından sonra onlarla kaynaştığımızda, o küçücük aklımızla bile farkına vardığımız çok önemli bir şey vardı. Tuzla kampında kalan çocuklar, bizim aksimize, bulundukları yerden, yaşadıkları hayattan memnundular! Evet, kocaman, yemyeşil bir bahçeleri, ağaçlar arasında salıncakları, voleybol sahaları vardı bizde olmayan. Ama bunlar ikincil şeylerdi. O kampın sınırları içinde çocuklar özgürce hareket ediyorlardı, kısıtlanmış bir ortamda değillerdi. Bu yüzden de yaşadıkları çevreyi benimseyip sahiplenmişlerdi. Bizlere kampı gezdirirken, yemekhanelerini, yatakhanelerini gösterirken o kadar rahat, kendilerinden o kadar emin olmalarının sebebi buydu.

Hep birlikte harika bir gün geçirdik. Koştuk, oynadık, şarkılar söyledik, yemek yedik.

Akşam saatlerinde tekneye binip geri döndüğünde hepimizin üzerinde tatlı bir yorgunluk, aynı zamanda da geride bıraktığımız Tuzla kampına şimdiden duymaya başladığımız özlem vardı.

*

O gün, ufacık bir veledken görüp görmediğimi hatırlamadığım Hrant Dink, işte bu Tuzla çocuk kampının kuruluşunda daha çocuk yaşta inşaat işçisi gibi çalışmış, yaklaşık yirmi yıl buraya emek vermiş, kampın müdürü 12 Eylül’de “Ermeni militanı yetiştiriyor” diye hapse atıldığında eşi Rakel’le birlikte kampın yönetimini üstlenmişti, ta ki kamp devlet tarafından ellerinden alınana dek. Benim o gün imrenerek gördüğüm huzurlu, doğayla barışık, sevgi dolu ortamı, onlar ve bir sürü insan, el birliğiyle yaratmışlardı.

*

Hrant Dink’İn öldürülmesinin ardından yazılıp çizilenler, onu tanıyanların, kaybından ötürü acı duyanların yazdıkları, Tuzla kampının istisnai olmadığını, Hrant Dink’in gittiği her yerde, yaptığı her işte bu barışçı, insanî ortamı yarattığını gösteriyor. Onu hainlikle, ayrımcılıkla suçlayanların, onu katledenlerin, bu cinayeti planlayanların, bu cinayetin işleneceği uygun ortamı yaratan herkesin nasıl bir dünya istediğiyse hepimizin malumu.

Üzerinde yaşadığı toprak için kanını akıtmayanın, kahramanlık yapmayanın, tam sadakat göstermeyenin dışlanmasının, hainlikle suçlanmasının meşru olduğu bir bir ortamda yaşıyor, şiddeti, kıyıcılığı yüceltiyoruz. Memleketi sevmenin ölçüsünün kendi sığ dünya görüşleri olduğunu sananlar, kendilerine benzemeyeni, kendileri gibi düşünmeyeni, kendilerinden olmayanı bir çırpıda vatan haini ilan edenler, TCK’nın 301. maddesi değişmesin diye bin bir takla atan siyasiler, kanaat önderleri…

Yaşanan acı olayın insanı en çok üzen tarafı, Hrant Dink’le birlikte, içimizdeki değişime dair umutların da toprağın bin kat dibine gömülmesi… Ne kadar çalışıp çabalarsanız, ne kadar ter dökerseniz dökün, yeni bir geleceği inşa etmek, geçmişi konuşup tartışmak için lazım olan siyasal zeminin aslında var olmadığını görmek, insanda yıllardır inandığı, uğruna mücadele ettiği değerlerin kumdan kaleler olduğu duygusunu uyandırıyor ne yazık ki.

Toplum olarak, ne tarafa gideceğimize karar veremiyor, neye sığınacağımızı bir türlü bilemiyor, üstelik illa da sığınacak bir şeyler arıyor, çocukluk hastalıklarımızdan kurtulamıyoruz. Başka hangi ortamda bu kadar çok “hain”, bu kadar çok “düşman” olabilir, başka hangi iklimde katiller böyle yüceltilebilir?

Hrant Dink’in aramızdan ayrılışının ardından herhangi bir siyasal analizde bulunmak benim için hâlâ çok güç. İstanbul Ermeni toplumunun da hâlâ büyük bir şaşkınlık ve kırgınlık yaşadığını, büyük bir hayal kırıklığına uğradığının görmek zor değil. 20’li, 30’lu yaşlarını süren pek çok genç bu türden bir korkuyla önceki kuşakların aksine ilk kez tanıştı. Pek çok Ermeni, ülkeyi terk etmek gibi bir ihtimalin kendileri için daima var olduğunu bir kez daha fark ettiler. Yaratılan düşmanlık ortamı nedeniyle, Ermeni toplumu, mevcut şovenist yükselişin gebe olduğu gelişmeleri bekliyor. Yeni şoklara tahammül etmekse pek de mümkün görünmüyor.

Cenaze törenine hâkim olan ruhun, o duruşun altını siyasal olarak doldurmak, bunun devamlılığını sağlamak, her türlü şiddetten ve hamasetten arınmış bir dili hep birlikte inşa etmek zorundayız. Belki ilerde, geçmişe dönüp baktığımızda bu sayede “Hrant hepimiz için öldü” diyebilir; belki de teselliyi ancak böyle bulabiliriz…